Güncel Konular

Twilight: Eclipse 2010 Alacakaranlık Serisi Yeni Filmi Tutulma İndir

2010 Dünya Kupası Maçları ve Spor Bölümü

Bir Garip Dünya Filmi Geliyor! 2010'a damgasını vuracak komedi

Recep İvedik 4 Geliyor!


"Ortaya Karışık" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Wallpapers: Rihanna
Wallpapers: Rihanna | RAR | 28.5 Mb
145 JPG Files | 1920×1200

vlcsnap656905ds0 Hoşgeldin Gülüm   Küçük Emrah, Ayla Özel, Nilgün Can, Günay Girik   vhs.rip/xvid Film İndir

http://rapidshare.com/files/42409532…lli.part01.rar
http://rapidshare.com/files/42412364…lli.part02.rar
http://rapidshare.com/files/42417202…lli.part03.rar
http://rapidshare.com/files/42419682…lli.part04.rar
http://rapidshare.com/files/42421938…lli.part05.rar
http://rapidshare.com/files/42424364…lli.part06.rar
http://rapidshare.com/files/42426328…lli.part07.rar
http://rapidshare.com/files/42428415…lli.part08.rar
http://rapidshare.com/files/42430645…lli.part09.rar
http://rapidshare.com/files/42433008…lli.part10.rar
http://rapidshare.com/files/42414635…lli.part11.rar

Film Sifresi: milli


130 Yıldırım Beyazid ( 19.03.1359)  (18.04.1402)Osmanlı sultanlarının dördüncüsü.

Saltanatı: 1389-1402
Babası:Murad-ı Hüdavendigar- Annesi: Gülçiçek Hatun
Doğumu: 1360 Vefatı: 1403

Sultan Murad-ı Hüdavendigar’ın oğlu olup, 1360 yılında Gülçiçek Hatun’dan doğdu. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin alimlerinden ilim öğrendi. Değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare derslerini gördü. 1381 yılında devlet idaresinde yetişmesi için Kütahya’ya vali tayin edildi. 1389′da haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak büyük kahramanlık gösterdi. Babası Sultan Murat, bu savaş sonunda bir Sırplı tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek kararı ile Osmanlı tahtına geçti.

İlk olarak Sırbistan işlerini yoluna koyan Yıldırım Bayezid bu sırada kendisine karşı ittifak eden Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Süratle hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyenoğulları, Menteşe ve Hamidoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı (1390). Karamanoğulları beyliğini itaat altına aldı (1391). 1391′de İstanbul’u muhasara etti ve yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması şartıyla anlaşma yaptı. 1392′de Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. 1394′te Selanik ve Yenişehir’i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk’a kadar ilerlediler.

Yıldırım Bayezid’in 1395′te İstanbul’u ikinci defa muhasarası yeni bir haçlı ordusunun hareketine yol açtı. Bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlılar, Osmanlılara ait Niğbolu kalesini kuşatmışlardı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Bayezid haçlıları Niğbolu kalesi önünde ağır bir bozguna uğrattı (25 Eylül 1396). Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere Yıldırım Bayezid Han şöyle diyordu:

“Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O’nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim.”

Niğbolu zaferinden sonra Osmanlı akıncıları Macaristan içlerine kadar girerek pek çok ganimetlerle döndüler. 1397′de İstanbul’u üçüncü defa kuşatan Bayezid, Bizans’ın denizle bağlantısını kesmek için Anadolu Hisarı’nı inşa ettirdi.

Yıldırım Bayezid’in 1398′de Karaman ve 1399′da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur’a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur’dan kaçan Karakoyunlu ve Cezayir beyleri de Yıldırım Bayezid’i Timur’a karşı tahrik ediyorlardı. Bu tahrikler ve Timur’un Osmanlılara ait Sivas’ı alması neticesinde iki büyük Türk hakanını Ankara’da karşı karşıya getirdi. Çubuk ovasında yapılan ve çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlı ordusu, mağlubiyete uğrarken, Yıldırım Bayezid de esir düştü (28 Temmuz 1402). Esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han yedi ay sonra kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti (1403). Timur Han ölüm haberini alınca: “Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik.” demekten kendini alamadı.

Sultan Yıldırım Bayezid, çevik, atılgan, cesur, zamanın hadiselerini kavramış iyi bir kumandandı. Ani olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza ederek karar verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Adaleti çok meşhurdu. Alimlerin sohbetinde bulunur, onların Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini gönülden kabul ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında cami, mescit, darüşşifa, medrese, imaret ve misafirhaneler yaptırdı. Ayrıca bütün bu imarethaneler için geniş vakıflar kurdurdu. Bursa’daki Ulucami yaptığı en önemli eseridir.

Cemaate Gitmeyen…

Yıldırım Bayezid Han’ın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemsüddin Feranî, dik dik Padişah’ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: “Senin şahitliğin geçersizdir. Zira, sen namazlarını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkan bulunduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik edebilir demektir.” Bu yüzden itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid’in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanıbaşına bir cami yaptırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya başladı.

Hakkında Yazılanlar

1.Yıldırım Bayezid
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Yıldırım Bayezid, irade sahibi, kararlı ve azimli bir padişahtı. Tereddüde düşmeyen, soğukkanlılığını koruyan bir idareciydi. Çok hızlı ve ismine layık bir devlet adamıydı.
ıldırım Bayezid tahta çıkar çıkmaz Haçlı sürülerini Niğbolu zaferiyle durdurdu. Balkanları emniyet altına aldı. Anadolu birliğini sağlamak için cesur adımlar attı. Kan dökmeden birliği kurmaya çalıştı. “Birlik” çekirdeği Anadolu topraklarında mayalandı, ayrık otları kuruyup filizlendi.
eygamber müjdesine ermek için İstanbul’u ilk muhasara eden odur. Üç sefer kuşattıysa da, Batıdan Haçlılar, Doğudan Timur fırsat vermedi.

xxxxxxxx

YILDIRIM BEYAZIT
He is the Ottoman Sultan who is reputed for bravery and titled Yildirim (Thunderbolt) because of his unique speed in wars. He was born in Bursa in 1360. He acceded to the throne in the battlefield where Kosovo victory was won, because of his father Murat Hudavendigar’s falling martyr. He besieged Istanbul and constructed Anatolian fort. He lost the war against Timur in the vicinity of Ankara and was taken captive. He died of his grief on 4 March 1403 in Akşehir. His tomb is in Bursa.

He was called Yildirim because of his unique speed in battlefields even when he was a prince. There was no other sultans in Ottoman dynasty who rode horses faster than he did. He grew up with Murat Hudavendigar, a great conqueror, and was very useful in wars he took part together with him. As a matter of fact, his great heroism and superior administrative power commanding his units in Kosovo Pitched Battle played an important role in the victory. His father Murat Hudavendigar was killed with a dagger by an injured Serb in the battlefield, and thus he became sultan there.

Yildirim Beyazit is the first ruler to start brother murdering in Ottoman dynasty by choking his brother Yakup Çelebi, who was loved by people and soldiers very much and who did not know his father’s death, to his tent. Some say he did it because of his father’s will and some that on encouragement of his environment.

Yildirim, after consolidating Turkish dominance over Balkan peninsula with Kosovo victory, turned his eyes to Istanbul. After conquering Anatolian side of Black Sea Strait, he established Anatolian Turkish unity. He constructed the first Turkish castle on the strait, that is, the Anatolian fort. Then he besieged Istanbul. The siege lasted for eight months. Christian world, seeing that Byzantium was about to fall, stood for another crusade. Crusaders, advancing along Danube with a strong army, surrounded an important border fortress of Turks, Nigbolu.

Yildirim Beyazit, being informed that Nigbolu was besieged by a very crowded enemy army, lifted Istanbul siege and ran with a great speed to Nigbolu. The Nigbolu castle was resisting under command of Dogan Bey. Yildirim Beyazit, who was known for his bravery, wore Hungarian Spahi clothes and passed the enemy lines by himself and came before the gate of the castle:

- Bre Dogan, bre Dogan!… Dogan Bey first thought that this was an enemy trick, but then knew that that was the sultan’s voice. When he ran to the bastion with excitement, he saw that unique horse despite the darkness of the night. Yildirim asked:
- How are you, bre Dogan?.
- The enemy presses from land and river, but the bastions are strong, and provisions are abundant. And now that our sultan came, it is not possible that Nigbolu falls… Yıldırım said:
- We are here, resist for one or two days.

The crusaders seeing the white horse and the stranger with Hungarian spahi clothes, tried to attack that stranger. But they could not catch Yildirim’s horse…

On 25 September 1396, Yildirim Beyazit started a merciless attack on the very crowded Crusader army surrounding Nigbolu. The bloody war did not last for too long. Yildirim destroyed that great army with his famous claw plan famous in history.

Fearless Jean, leading Crusader army said after being taken captive by Turks that:
- I swear I will never hold my weapon against Turks again. Yildirim, having heard that, called him: I pardon you for your oath. Go. Go get all of the powers of Christendom to save your honor. Thus give me new opportunities to raise my grandeur and glory, and released him. A big storm broke out in the East in 1402.

After Tamerlane eliminated Altınordu state with his great army, invaded Iran and entered Arab provinces. The only state against Tamerlane remained was Ottomans. Both were Muslim Turk states. However, these conqueror Turkish rulers could not agree. They insulted each other because of Ahmet Celayir and Kara Yusuf. The enmity between Yildirim and Tamerlane resulted in Anakar War.

The two Turkish armies started a bloody war in Çubuk plain on a hot day of July. First, Yildirim’s spahis rocked Timur armies. However, when Timur rode elephants on them, the course of the war changed. At that time, Anatolian soldiers took the part of Timur due to Anatolian Beys betrayal. The betrayal panicked Yildirim armies. The sultan, seeing that bad situation, withdrew to the hill he established his headquarters and went on resisting the enemy. Timur forces surrounded Yildirim in Çataltepe. He had only 300 soldiers with him. Yildirim took an axe when his sword was broken. He killed everyone drawing near.

The sun, which rose with golden lights in the morning was not setting behind the purple mountains of Çubuk Plain. Everywhere was getting dark. The bodies were lying on the ground like yellow roses. Yildirim rode his horse toward northwest of the hill at that time. However, everywhere was surrounded by enemy soldiers. Yildirim was tired after swinging his sword all day in the battle field and exhausted because of hunger and thirst. While he was climbing down from the steep and stony slope near Mahmudoglu village, he fell down with his horse because his horse’s leg went between some stones. At that time, Timur’s soldiers stood. Yildirim, having a bloody axe, with torn clothes and dusty face drew a portrait of heroism. He stared at Semerkandi soldiers with his fiery eyes, and cried out:

Do what you are supposed to do!
Cağatay Khan Mahmudoğlu said:
Come here… You are the guest of Timur-u Gürgani.

Yildirim was taken captive, and Tamerlane drew back to his tent. After having heard congratulations of his commanders for his victory, he started to play chess with his son Şahruh. At night, Yildirim, who was taken captive, was brought to Timur’s tent. Timur stood, showed him a place and showed respect. Yildirim, seeing that Timur smiled for a while during the conversation, shouted in anger:
It is bad to make fun of a man Allah rendered unfortunate.
Tamerlane replied:
I am laughing because Allah left the world to a lamed like me and a blind like you… Then he asked Yildirim the following question:
What would you do to my soldiers if you defeated us?
I would put all to sword.
But I thought good. So God gave me the victory. You thought bad. God gave you the bad. Therefore, I will not do anything other than goodness to you and your members. Be at ease!

Then he prepared a dining table for Yildirim. They all ate yogurt together in the same table. Some time later, they found and took his son Musa Celebi. The next day Tamerlane launched further movement toward Anatolia. The soldiers of Timur were looting everywhere. Even one day they attacked boys with Koran in their hands with horsemen and killed all. They went into Bursa palace and looted the treasury completely.

After some time, when Tamerlane went to Izmir to invade, he took Yildirim with him. Upon Izmir victory, Tamerlane arranged a perfect feast. He intended to give a lesson to Yildirim with this feast. How could Yildirim marry a Christian girl although he was a Muslim ruler? Timur could not stand this. He made Princess Olivera distribute wine in this feast. Yildirim, seeing his lover serving to the drunks, he felt the greatest pain of captivity. His whole endurance ended. He stood up and insulted Tamerlane.

After that, Yildirim started to wait for being beheaded. But that was not the outcome. The next day, he was sent to Akşehir on Timur’s order. But Yildirim had lost all his desire to live. He began to suffer spiritually. His country was routed, his sons were lost at the battlefield, and his treasury was looted. How could he live any more?

He took out the ring he always had on his finger. The ring gem hid an effective poison under it. He swallowed it and died. That hero ruler of Ottomans committed suicide. Timur, after this bloody disaster, did not remain in Anatolia and turned back to Semerkand. Turkish nation, who had the capacity to establish state, organized again immediately and maintained existence of their state. They had a long period of 624 years of domination under the name of Ottomans. However, Tamerlane’s state died with him.

135 Yavuz Sultan Selim ( 25.05.1470)  (29.05.1520)Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü.

Saltanatı: 1512-1520
Babası: II. Bayezid Han – Annesi: Aişe Hatun
Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefatı: 22 Eylül 1520

Amasya’da doğdu. Küçük yaştan itibaren Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Çok çevik ve zeki olup ok atmak, güreş tutmak ve kılıç kullanmak hususunda maharet sahibiydi. Arabi ve Farisi’yi mükemmel bir şekilde konuşurdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra , askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Trabzon’a vali tayin edildi.

Trabzon valisi iken, Şah İsmail’in (1502-1524) siyasi-dini faaliyetleri ile Osmanlı Devleti için çok büyük bir tehlike arzettiğini görüyor ve ona göre tedbirler düşünüyordu. Hatta zaman zaman bu devlet üzerine küçük çapta akınlar da yapıyordu. Nitekim, 24 Nisan 1512′de babasının yerine geçince de ilk seferini, Osmanlı Devleti’ni önce bölüp parçalama, sonra da yıkma emellerini güden Safeviler üzerine yaptı. İstanbul’da Eyüp ve diğer mübarek kabirleri ziyaret ederek zafer duaları yaptıktan sonra ordusuyla harekete geçen Selim Han günlerce yol aldıktan sonra nihayet 23 Ağustos 1514′de Çaldıran Ovası’nda Safevi ordusuyla karşılaştı. Yavuz ve ordusunun kudretiyle ateşli silahların üstünlüğü sayesinde Osmanlılar parlak bir zafer kazandı. İran ordusunun büyük bölümü imha edilirken bir çok Safevi kumandanı ile Şah İsmail’in zevcesi esir alındı. İran’ın baş şehri Tebriz’e giren Han, şehirdeki camileri tamir ettirdi ve halka huzur verdi.

Bu zafer ile Osmanlı hududu Fırat’tan Azerbeycan’a ve İran içlerine kadar uzadı. ikinci seferini Memlüklüler üzerine yaptı. Bu seferin asıl sebebi Memlüklülerin Osmanlı Devleti’nin kuvvetlenmesinden endişe ederek şii Şah İsmail ile ittifak içerisine girmesi idi. Şah İsmail’i bir darbede saf dışı bırakan Cihangir padişah bu defa da yıldırım sureti ile Mısır ordularını 24 Ağustos 1516′da Mercidabık ve 26 Mart 1517′de Ridaniye’de kazandığı zaferler ile perişan etti. Artık Memlük Devleti kalmamış, bütün Arap ülkeleri Osmanlı hakimiyetine girmişti. Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını “Hakimü’l Harameyn” ünvanı ile ’e takdim etti. Ancak dindar padişah bu ünvanı “Hadimü’l Harameyn= Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” şekline çevirirek aldı ve evlatlarına böyle miras bıraktı.

İki büyük seferin zaferle neticelenmesinden sonra bilhassa donanma faaliyetlerine hız veren Yavuz, devrin büyük alime Kemal-paşazade’ye niyetinin feth-i Efrenciye yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan’ın Eyüp Türbesi’ni ziyaretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız bir şirpence hastalığı mani oldu. Vefat etmeden önce musabihi Hasan Can kendisine Hakk’a teveccüh etmesini söyleyince “Bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenab-ı Hakk’a teveccühte bir kusur mu gördün?” buyurarak Yasin-i Şerif okunmasını istedi. Kendisi de okurken ruhunu teslim etti. Naşı kendi adı ile anılan camiin avlusundaki türbededir.

Osmanlı Devleti’nin topraklarını iki buçuk mislinden fazla genişletti. Babasından devraldığı 2,373,000 kilometrekarelik olan ülke toprakları onun zamanında 6,557,000 kilometrekareye çıktı.

Devlet işlerinde kesin niyet ve kati programla hareket eden Selim Han, herhangi bir devlet işini fiiliyata koymadan evvel muhtelif yollarla onun hakkında alim, vezir ve sair ilgililerin fikirlerinden istifade eder ve günlerce düşünür, nihayet son kararını verdikten sonra ondan dönmez ve bu kararın aleyhinde söz söyleyenleri en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Muntazaman bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede gerek memleket dışında ve gerek içeriden devamlı bilgi alırdı. Mühim işlerde bizzat tahkikat yapardı.

İhtişam ve debdebeye ehemmiyet vermez, sadeliği sever ve sade giyinirdi. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince; “Süleyman annen ne giysin?” (Başka bir rivayete göre “Anana giyecek birşey bırakmamışsın.”) diyerek sitem etmişti. Hazinenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi.

Sultan Selim Han evliyaya rağbet eder onların sonbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet sayardı. Devamlı; “Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş – Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.” buyururdu. ’in Şam’da Salihiyye’de Muhiddin-i Arabi’ye yaptırdığı camii, imaret ve türbeden ve bir de Konya’da Mevlevi tekkesine getirdiği sudan başka bir hayır yapmasına vakti ve zamanı müsait olmamıştır. Hatta başlattığı camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş fakat tamamlayamamıştı.
xxxxxxxx


is one of the greatest Ottoman emperors. He was a great poet, strong commander and a high statesman. is the son of Beyazid the 2nd His other brothers are Korkut, Ahmet, Mahmut, Alim Şah, Şehinşah. His mother is Gulbahar Hatun.
Yavuz Selim was born in Amasya in 1467. His mother brought him up very well. He took lessons from Halim Çelebi, one of the greatest hodjas of his age. He had an intelligence and will stronger than and superior to his elder brothers. He had all qualifications of a great statesman. He was much interested in literature. He had two Divans, one in Turkish and one in Persian. This warrior who could behead his viziers without hesitation had so much a sensitive heart that he could cry saying:
Canımı ateş-i aşk istila etti bu sûzişte
Gözyaşımdan başka serpilecek su yoktur, when he fell in love.

He was a terrifying conquerro.
One day he said:
Land love is enough for me in the world.
When he got enthusiastic,
Selim is the Sultan of military love today
Ne hanlıkta mukayyeddir, ne de Hakana muhtaçtır.
And took the world map and saddened:

This world is not enough for a sultan!
Yavuz Selim was really a stouthearted person. He was stout-built, he had the looks of a falcon and curved mustache. He was a charming man. He shaved his beard and wore one earring. He liked wearing simple clothes and eating simple food. He did not like adorning himself out. One day, his wife Hafize Ayşe Sultan made his son Suleyman wear an embellished cloth. Yavuz Selim, seeing his son in embellishment said: What will women wear if you are so much embellished? He was very tough indeed. He would never forgive a vizier when he saw mistaken, and beheaded immediately. The people called him Yavuz because of his heroism and toughness.
His father Beyazid the 2nd appointed him as governor to Trabzon. He was both writing poems and being engaged in state affairs at the same time; he had a craft too. In Trabzon, his son named Suleyman was born. Yavuz Selim was thoroughly examining the situation of the country when he was a governor in Trabzon. The Shiite forces from Iran were making raids on Anatolia. He was so much saddened with that. Since his father was quite old, the perfect victories of Fatih period could not be seen. There were no great viziers to govern the country too. Yavuz Selim, depressed of this situation, wrote as follows to his father: “It is doubtless that it is not easy to accomplish state works. In my opinion, it is not appropriate for our purposes to have people who are statesmen at some positions. Maybe their loyalty may be taken advantage of. There are several people in all places of our country known for their knowledge and moral values. I tested some of your servants here for a long time. I saw that they are skillful. If they are grown, we can take advantage of them. Therefore, I dare to introduce them.”
He was considering knowledge and morals as the most superior qualifications. His father was not able to govern the state well enough now. Some scholars in Istanbul attempted to enthrone Prince Ahmet. Yavuz Selim, having heard of that, passed to Rumelia and fought his father’s forces. At last he acceded to the throne with his own power as the ninth sultan in 1512.
Yavuz Selim tried to realize two policies when he became the sultan. First was the eastern policy, elimination of Shiite Safevi State in Iran, and opening a gate to Middle Asia. The second was to conquer Egypt and possessing Indian Trade ways. He also wanted to become the Caliph of three hundred million Muslims taking Caliphate from the Arabs. He was strong enough to fulfil his desires. His army loved him. He had the power to command great forces.
When Yavuz Selim acceded to the throne, Shah Ismail in Safevid throne was very active. He used to make raids on Anatolia. Yavuz decided to teach a lesson to Shiites in Iran. He established a divan in Edirne and prepared. His army departed from Edirne on 19 March 1514, and crossed to Anatolian side. Immediately Sinan Pasha, the Anatolian General Governor, attended th earmy. Grand Vizier Dukakinzade Ahmet Pasha pioneered. The number of all forces was 180.000 people.
When the army came near Erzincan, Yavuz Selim wrote a letter to Shah Ismail and said: “You caused instigation, you swore Islam personages. The punishment of this is being killed, so I am coming. Immediately return the Ottoman countries you occupied”. Shah Ismail wrote a letter in response too. He sent a bowl full of opium as a curse. And Yavuz sent to him a cloak, a stick, and a conical hat. Since the way was long, the soldiers were suffering both difficulties and trouble of provisions. Hemdem Pasha, who told about this situation to Yavuz, was executed immediately. But the soldiers showed the signs of rebel. The Janissaries surrounded the tent of Yavuz with their split-soled rawhide sandals at the tip of their spears. They shot a bullet to the tent and shouted altogether: We do not want! We do not want! Yavuz rushed out of the tent seeing the situation, and mounted on his horse staring at his soldiers, and delivered a fiery speech to them: “O you cowards with soldier clothes, if there are ones of you who prefer the embraces of their children and wives to war, turn back!… I did not come here to turn back. I said when I was enthroned that we would suffer such troubles. So why do not you obey? If you are not going to war, I will go myself!…
The soldiers got excited on this speech, and went on. The army arrived at Çaldıran Plain on 22 August 1514. Yavuz sent a woman dress to Shah Ismail. Iran army consisted of 120.000 people. In a short time, conflicts started in Çaldıran Plain. At last, Shah Ismail army was routed. He escaped from the battlefield. The victorious Turkish army entered Tebriz. Famous pearly throne of Shah Ismail became Turks’. The biggest but second war by Yavuz is “Ehramlar Victory”. He fought this war against Cansu Gavri, Toman Bey, the ruler of Egypt Kolemens. Yavuz’s forces met Egyptian Kolemens on 24 August 1516 in Mercidabık. He routed these forces and conquered Syria. Then Yavuz conquered Palestine with Gazze expedition and crossed Sinai desert and went to Cairo. He routed the forces of Toman bey in the vicinity of Ehramlar on 22 January1517. Egyptian country became Turkish territory. In this war, Kolemens killed Sinan Pasha, thinking that he was Yavuz Selim. Yavuz Selim, having heard that, said: Unfortunately. We conquered Egypt but lost Sinan!… Mutevekkil Alallah, the last Abbasi Caliph, delivered Caliphate to Yavuz Selim with holy trusts. After that, all Ottoman sultans became the caliph of all Muslims at the same time.
Yavuz Selim fell in water while he was walking around Nile river, but they saved him immediately. He asked how the soldiers were to Ibn-i Kemal, the great Turkish scientist who was always with him. He said that the soldiers were singing the following folk song in their tents:
Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda
Nice biz dururuz Şam ü Haleb’de
Cihan halkı kamu iş-ü tarâbda
Gidelim biz dahi Rum illerine… Then Yavuz said:
Go tell Vizier! The army is departing tomorrow! Yavuz Selim departed after seven months and three days of staying in Egypt. He took 1000 camel load of gold and silver coins from Egypt and turned back to Istanbul. On the way, a piece of mud spread from the İbn-i Kemal’s horse’s leg touched the caftan Yavuz wore. Ibn-i Kemal went pale.
But Yavuz Selim said:
Take this robe, keep it in my treasury. We respect the mud spread from the leg of scholar horse. After Yavuz Selim appointed Pir Mehmet Pasha as his grand vizier, departed to launch an expedition against Hungary with his army. But he got sick in Sirt village between Çorlu and Uğraş sub-district. The boil on his back had grown. When he got worse, he took Koran in one hand, and left his earthly life in 1520 in his 53 reciting Yasin sura.
When his nine-year sultanate life full of victories ended, the world history had lost one of its greatest rulers.

Vahdettin Han

Yorum yok

161 Vahdettin Han Otuzaltıncı ve son Osmanlı padişahı, yüzbirinci İslam halifesi.

Saltanatı: 1918-1922
Babası:Sultan Abdülmecid Han – Annesi: Gülistu Kadın Efendi
Doğumu: 2 Şubat 1861 Vefatı: 16 Mayıs 1926

Sultan Abdülmecid Han’ın en küçük oğludur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden, ağabeyi II. Abdülhamid’in himayesinde yetişti. Çok zeki olup fıkıh bilgisinde pek ileriydi. 4 Temmuz 1918′de ağabeyi Sultan Reşad’ın vefat ettiği gün padişah ve halife oldu. Saltanata geçtiğinde I. Dünya Savaşı’nın korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim 30 Ekim 1918′de Mondros mütarekesi imza edilerek, Birinci Dünya Harbi mağlubiyetimizle bitti. Vahideddin Han bu mütarekeye imza koyan delegeleri kabul etmedi. Mütarekeden hemen sonra Osmanlı Devleti’ni sebepsiz yere savaşa sokan, milyonlarca vatan evladını cephelerde eriten Talat, Enver ve Cemal paşalar yurt dışına kaçtılar.

İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddin’in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idare etmek kaldı. İstanbul, 16 Mart 1920′de İtilaf devletleri tarafından işgal edildi. Yunanlılar İzmir’e, İtalyanlar güney batıya, Fransızlar da Güney Anadolu’ya girdiler. Vahideddin Han 11 Mayıs 1920′de düşmanların hazırladığı ve Anadolu’nun işgalini ihtiva eden Sevr antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzalamadı. Osmanlı ordusu tamamen lağvedildi. Medine muhafızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve harbiye nazırı Mersinli Cemal Paşa gibi değerli kumandanlar Malta’ya sürüldüler. Padişah’ın şahsını korumak için yalnız yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıtası bırakıldı. Sultan bu taburu, Ayasofya etrafındaki sipere sokup camiye çan takmak veya müze yapmak isteyenlere ateş etmeleri emrini verdi.

İşgal altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılmayacağını anlayan Vahideddin Han, güvendiği kumandanları Anadolu’ya göndermek istedi. Ancak bunlar; “Dış dünyaya karşı harp edilmez. Bu iş olmaz.” diyerek gitmeyi reddettiler. Sultan’ın kurtuluşun Anadolu’dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündü ise de, İngilizler “Eğer Anadolu’ya geçersen İstanbul’u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız.” diyerek engellediler. Bunun üzerine bir gün saraya çağırdığı Mustafa Kemal’i; “Paşa paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin!” sözlerinden sonra, büyük yetkilerle Anadolu’ya gönderdi. Böylece İstiklal mücadelesi başlamış oldu.

İstiklal harbi zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti 1 Kasım 1922′de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını bir kanun ile ilan etti. Vahideddin Han’ın adı hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anadolu basınında aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.

17 Kasım 1922 Cuma günü Dolmabahçe Sarayı’ndan Malaya harp gemisi tarafından alınıp Malta adasına götürüldü. Oradan Melik Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gitti. Oradan da İtalya’daki Sen Remo şehrine giderek orada ikamet etti. Vahideddin Han, acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926′da İtalya’da vefat etti. Cenazesi Şam’a getirilerek Sultan Selim Camii kabristanına defnedildi.

Vahideddin Han, çok akıllı ve çabuk kavrayışlı idi. Arada Sultan Reşad olmayıp da, II. Abdülhamid Han’dan sonra tahta çıksaydı, belki devletin başına böyle bir bela gelmezdi. Çünkü O, İttihat ve Terakki hükümetinin hatalarını önleyip, felaketlerin önüne geçebilecek kudret ve irade sahibi bir kimseydi. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsi ve pek cüzî mal varlığından başka bir şey götürmediği, ülkesinden ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefatında kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır.

Vahideddin Han’ın vatanının ve milletinin uğradığı felaketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadiseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayı’nda yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, Sultan’ın geceleri kaldığı daireyi de sarar. O geceyi tesadüfen Cihannüma Köşkü’nde geçirmiş olan Vahideddin, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak; “Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var.” demekten kendini alamaz.

Hakkında Yazılanlar

1.Şahbaba
Osmanoğulları’nın Son Hükümdarı 6. Mehmed Vahideddin’in Hayatı, Hatıraları ve
Özel Mektupları
Murat Bardakçı
Pan Yayıncılık / Gri Yayın Dizisi

Torunları, Sultan Vahideddin’e “Şahbaba” derlerdi… Şahbaba, yukarıdaki satırları, ölümünden sadece birkaç gün önce yazmıştı… Son padişahın tarihteki rolü yıllarca tartışıldı ama, o hiç katılmadı bu tartışmaya… Şimdi, ölümünün üzerinden geçen 70 küsur yıl boyunca ailesinin titizlikle sakladığı özel arşivi ilk kez bu kitapla gün ışığına çıkıyor ve Sultan
Vahideddin, hakkındaki tartışmalara belgeleriyle, mektuplarıyla, yarım bıraktığı anılarıyla, yani kendi kalemiyle katılıyor… Murat Bardakçı’nın titiz bir araştırmayla topladığı ve bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmamış belgelere dayanarak kaleme aldığı “Şahbaba” sadece Sultan Vahideddin’in değil, ailesinin ve yakın çevresinin de hikayesi… Hükümdarın kızı Sabiha Sultan’ın ifadesiyle, “Masalı andıran bir hayat yaşayıp başdöndürücü iniş-çıkışlar ve taşkın fırtınalar atlattıktan sonra pek de kolay olmayan bir şekilde ayakta
kalabilen insanların” öyküsü…

2.Son Padişah Vahdettin
Yılmaz Çetiner
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi

3.Yıldız’dan Sanremo’ya
Vahdettin’in Dördüncü Kadınefendisi Nevzat Vahdettin’in Hatıraları ve
150′liklerin Gurbet Maceraları
Nevzat Vahdettin
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

1937 yılında Tan Gazetesinde dizi olarak yayınlandığı zaman büyük yankı yapan bu kitap iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım olan Osmanlı Padişahı Vahdettin’in Dördürcü Kadınefendisi Nevzat Hanım’ın hatıralarından ibarettir. Son derece önemli olan bu hatıralarda Nevzat Hanım’ın Sultan Reşad’ın sarayında geçirdiği çocukluk dönemi, Vahdettin’in Dördüncü Kadınefendisi olarak katıldığı Vahdettin’in haremine ait hatıralar ve son nefesine kadar yanında bulunduğu Vahdettin’in Sanremo’ya ait hatıraları anlatılmaktadır.

İkinci kısımda ise Vahdettin’in yurt dışına kaçışından sonra gittiği Malta, Hicaz ve Sanremo’da başından geçenlerle, İngiliz elçiliğine sığınıp bir süre Taşkışla’da kalan, daha sonra İngiliz gemileriyle yurt dışına çıkarılan ve büyük bir çoğunluğu 150′likler listesine dahil olanların Malta, Mısır, Sanremo, Romanya, Yunanistan ve Hicaz’da başlarından geçenler yer almaktadır.

145 2.Süleyman ( 19.03.1642)  (07.06.1691)Osmanlı sultanlarının yirmincisi ve İslam halifelerinin seksenbeşincisi.

Saltanatı: 1687-1691
Babası: Han – Annesi: Saliha Dilaşub Sultan
Doğumu: 15 Nisan 1642 Vefatı: 22 Haziran 1691

Şehzadeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan IV. Mehmet Han zamanında sarayda hususi hocalardan ders aldı. Dördüncü Mehmet Han’ın tahttan indirilmesi üzerine, 8 Kasım 1687′de Osmanlı sultanı oldu.

Sultan II. Süleyman Han, tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunu ile başlayan çözülme ve toprak kaybı devam ediyordu. Venedik, Mora yarımadasını işgal etmiş; Avusturya Vişegrad, Uyvar ve Estergon’ın ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girmişti. Ayrıca Macaristan’da Türk hakimiyeti sona ermek üzere idi. Devletin düştüğü mağlubiyetler hazine gelirleri üzerinde olumsuz tesirler yapıyor ve Anadolu’daki eşkıyalık hareketlerini körüklüyordu. Avusturya cephesi serdarı Yeğen Osman Paşa bir asi lideri gibi Rumeli’de yolsuzluk yapıyor, zorla usulsüz vergiler topluyordu. Nihayet 8 Eylül 1688′de Belgrad da düştü.

Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan’ın elden çıkarak, Belgrad’ın düşmesi Sultan II. Süleyman Han’ı çok üzdü. Emir dinlemeyen ve pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşa’nın katline fetva verildi. Avusturya cephesi serdarlığına Recep Paşa tayin edildi. Padişah, sağlığının el vermemesine rağmen askeri teşvik için ordunun başında Edirne’den Sofya’ya kadar geldi ve harekatı bizzat buradan idare etmeye başladı.

1689′da Kırım’a saldıran Rus kuvvetlerini Selim Giray Han az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin muhafızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarında Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı. Vişegrad’ı muhasara eden on iki bin kişilik Avusturya kuvveti bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fazıl Mustafa Paşa’nın sadarete getirilmesinin ordu üzerindeki tesiri çok müspet oldu. Mustafa Paşa ilk iş olarak bir adaletname neşrederek memleketin umumi ahvalini yoluna koydu. Aldığı acil tedbirlerle hazineye yıllık 4000 kese altın fazla para sağladı. Yeniçeri ocağını yoklatıp ulufeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hale getirdi. Fazıl Mustafa Paşa, 1690 yılında Edirne’den hareketle çıktığı Avusturya seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek Şehirköy, Musa palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devleti’nin batıda en önemli serhat kalesi olan Belgrad’ı altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesile oldu.

Hastalığı sebebiyle Davut Paşa kışlasına kadar araba ile gelen Süleyman Han, burada Fazıl Mustafa Paşa’yı huzuruna kabul edip; “Hoş geldin. Berhüdar ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helal olsun, arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle bir ulu gaza müyesser olmadı.” dedikten sonra ordu erkanının önünde samur erkan kürkünü sadrazama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri beline ve bir kıta murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra; “Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allahü teala iki cihanda yüzünü ak etsin.” diye duada bulundu.

Bu sırada Mora serdarı Koca Halil Paşa da, Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı otuz bir günlük bir muhasaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691′de sancak-ı şerife tekrar Fazıl Mustafa Paşa’ya vererek Avusturya seferine dua ile yolcu eden II. Süleyman Han, bir müddet sonra İstanbul’a yakın Yonca çeşme mevkiinde vefat etti (22 Haziran 1691). İki gün sonra Süleymaniye’ye getirilip, Sultan Süleyman (Kanuni) kabrinin sağ tarafına defnedildi.

II. Süleyman Han, kadirşinas, halim, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyaç sahiplerine pek çok ihsanlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor diye Anadolu’ya çekildiği sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde imar faaliyetleri ile de ilgilenen Süleyman Han, Fener kulesi ile İzmir’de bir cami inşa ettirdi.

143 Sultan İbrahim ( 28.11.1614)  (06.12.1647)Osmanlı padişahlarının onsekizincisi ve İslam halifelerinin seksenüçüncüsü.

Saltanatı:1640-1648
Babası: I. Ahmed Han – Annesi:Mahpeyker Kösem Sultan
Doğumu: 1615 Şehadeti: 1648

Ağabeyi IV. Murat Han’ın ölümünde hayatta kalan tek Osmanlı şehzadesiydi. 9 Şubat 1640′ta da padişah oldu. Çok cömert ve lütufkar olup, fakirlere, acizlere çok ihsanlarda bulunurdu. İdari ve mali icraatından ahali memnundu. Saltanatı zamanında huzur, sükun ve istikrar hakim olmuştur.

İbrahim Han, içişlerini düzene koyduktan sonra dıştaki düşmanlarla olan ihtilafları halletmeye başladı. İran-Safevi Devleti ile 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasını yeniledi. Avusturya meselesi 1606′da yapılan Zitvatoruk Antlaşmasına 1642′de ilaveler yapılarak, halledildi. Rusların Karadeniz sahillerine Kazaklar vasıtasıyla yaptığı saldırıları durdurmak için, Siyavuş Paşa donanmanın başına getirildi. Kırım Hanlığı’na da 1644′te III. Giray Han tayin edildi. Karadeniz sahilindeki Don Kazakları’nın işgal ettiği kaleler alınarak, İslam eserleri kurtarıldı. Azak, Osmanlıların eline geçince, Rus ordularının saldırıları durdurularak, bölgeden uzaklaştırıldılar.

Dahiyane bir taktikle Silahtar Yusuf Paşa kumandasındaki donanma ile 24 Haziran 1645′te Girit’e asker çıkarıldı. Hanya kalesi kuşatılarak alındı. 1646′da Kaptan-ı Derya’lığa tayin edilen, fevkalade kuvvet ve cesaretinden dolayı “Deli” lakabıyla tanınan Hüseyin Paşa; Girit’in fethiyle vazifelendirildi. Venediklilerle uzun süren mücadelelere başladı. Esterni Kalesi, Resmo alınarak Kandiye işgal edildi. Deli Hüseyin Paşa’nın şöhreti bütün Avrupa’ya yayıldı.

devrinde maliye düzeltilip, milletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar çıkarıldı. Sultan çok cömert ve insaf sahibiydi. İzinsiz yıktırılan kiliseleri yeni baştan tamir ettirdi.

Han devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında -bir tanesi hariç- bu Osmanlı sultanının akli muvazenesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, İbrahim Han’ın meziyet ve icraatlarından övgüyle söz etmekte, bedeni bir kusuruna dair herhangi bir imada bile bulunmamaktadır. Ancak, son zamanlarda yazılmış bazı kitaplar, İbrahim Han için “deli” lakabını kullanmaktadır. Bu lakap Karaçelebizade Abdülaziz’in yazdığı Zeyl-i Kavzatü’l Ebrar kitabında da geçmektedir. Ancak bu Abdülaziz, Han’ın tahttan indirilmesinde ve daha sonra öldürülmesinde baş rolü oynayanlardan biri olduğundan Sultanı suçlayan sözleri şahsi kalmakta ve tarih için kıymetli kabul edilmemektedir. Ayrıca muteber kitaplarda, bu Abdülaziz’in son derece kindar bir tabiatı olduğuna da dikkat çekilmektedir.

devrinin en çok bahsedilen olaylarından biri de, eski Erivan kumandanı Erin Mirgünoğlu Yusuf Paşa’nın başının kestirilmesidir. Dördüncü Murat Han 1635 İran-Revan seferinde Revan kalesini fethettiğinde kale kumandanı Mirgünoğlu esir edildi. Padişahtan af dileyen Mirgünoğlu, affedilerek “şiilik propagandası yapmamak” şartıyla kendisine paşalık rütbesi ve ayrıca Emirgan’da bir saray verildi. Mirgünoğlu, Murat Han’ın vefatına kadar burada kaldı. İbrahim Han’ın Osmanlı tahtına geçmesiyle, sözünde durmayıp, bölücü ve yıkıcı propaganda faaliyetlerine başladı. Mirgünoğlu’nun sefih, ayyaş ve ahlaksız hareketleri görülüp, müslümanları aldatmaya çalıştığı tespit edilince İbrahim Han tarafından başı kestirildi.